Almanya’nın dahi yönetmeni Werner Herzog’un en çarpıcı filmlerinden biri The Enigma Of Kaspar Hauser. Kimsesiz bırakılan ve dünyadan habersiz şekilde bir hapiste tutulan Kaspar Hauser’in dokunaklı trajedisini anlatıyor Herzog. Okuma yazma bilmeyen, yürüme bilmeyen, dik duramayan Kaspar Hauser’in bunları öğrendikten sonra daha da bocalaması ve karmaşaya girmesiyle duyduğu pişmanlık keskin çizgilerle anlatılmış. Filde Kaspar Hauser’i canlandıran Bruno S.’nin inanılmaz oyunculuğunda kendisinin geçirdiği trajedilerin de payı çok şüphesiz. Ayrıca filmin müziklerinin muhteşem ötesi olduğunu belirtmeliyim. Herzog’un uygarlık denen yalancı dolmanın insanı nasıl hiçleştirdiğini, nasıl bir başına bıraktığını çarpıcı bir şekilde anlattığı harika bir film. Belki de ustanın en iyi, en sağlam yapıtı.

Un Mundo Menos Peor – 2004

Yayınlandı: Mart 30, 2011 / Latin Amerika

A Less Bad World, Arjantinli yönetmen Alejandro Agresti’nin elinden çıkmış sıcacık bir öykü. Küçük bir kasabada yüreği büyük insanların kimi zaman hüzün, kimi zaman huzur dolu hayatları. Kocası tarafından terkedilmiş bir kadının çocuklarıyla olan arayışı üzerine temellendiriyor filmini Agresti. Büyük kızı oynayan Julieta Cardinali’nin oyunculuğu filme damgasını vuruyor. Ama filmin esas vurucu yanı; harikulade müzikleri. Theo Angelopoulos’un Eternity And A Day filmiyle birlikte en iyi müzik performansına sahip film diyebilirim A Less Bad World için. O derece yalın ve hayatın içinden bir film ki; insan izlerken huzur doluyor, arınıyor. Melankolik yanı ağır bassa da; mutluluğun ve huzurun filmi. Kimsenin olmadığı bir sahil kentinde; kuş sesleri eşliğinde boylu boyunca uzanıp ötelere dalmanın verdiği huzur. İşte Agresti’nin başardığı tam anlamıyla bu. Kaçırılmaması gereken harikulade bir film.

Moartea Domnului Lazarescu – 2005

Yayınlandı: Mart 28, 2011 / Avrupa

Romanya Sineması’ndan hayatın acımasız gerçekleri ve modern zaman insanının kayıtsızlığı üzerine çarpıcı bir yapım The Death Of Mr. Lazarescu. 60’lı yaşlarına gelen ve bir apartman dairesinde kedileriyle birlikte yaşayan alkolik Mr. Lazarescu’nun hastalığı üzerinden yürüyor film. Kendisine karşı soğuk, kayıtsız, acımasız davranan komşular, hoyrat şekilde aşağılayan doktorlar, hemşireler. Çoğu doktor dizileri ve filmlerinin aksine plastik değil gerçekçi karakterler sunumuyor önümüze film. Herkesin hayatında karşılaştığı ilgisiz, sert, kayıtsız hastane personelleri elbet olmuştur. İşte bu yüzden bu filmi izlerken inanılmaz bir gerçeklik hissine düçar oluyoruz. Hiçbirşey yapmacık, kurmaca değil. Hepsi şu yaşadığımız acımasız hayattaki gibi. Hastane köşelerinde yiten, kaybolan, ölen nice insanlar oluyor günümüzde. Yanlış teşhisler, sürekli başka yerlere sevketmeler derken yitip giden canlar kimsenin umurunda olmuyor. İşte bu kayıtsızlığa lanet okuyor ve “hepimiz insanız” diye feryat ediyor yönetmen Cristi Puiu. Kimbilir çevremizde Mr. Lazarescu’yla aynı kaderi paylaşan nice çaresiz insanlar vardır. Hiçbir ajitasyona girmeden, olabildiğince gerçekçi çekilmiş etkileyici bir trajedi. Yada yönetmenin tabiriyle “kara komedi“. Mr. Lazarescu karakterini gerçekten daha gerçek şekilde canlandıran Ion Fiscuteanu’nun da 2 sene sonra kolon kanserinden öldüğünü de hazin bir dipnot olarak geçeyim.

Hors-la-loi – 2010

Yayınlandı: Mart 28, 2011 / Afrika

Cezayir asıllı dünyaca ünlü yönetmen Rachid Bouchareb’in Cannes Film Festivali’nde gerçekleri hazmedemeyen Fransız yanlıları tarafından tepkiyle karşılanan ve En İyi Yabancı Film dalında Oscar’a aday gösterilen son filmi. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Cezayir halkını yerlerinden, yurtlarından etmeye çalışan ve bunun için gerekirse onları hunharca öldüren Fransızlar’a karşı üç kardeşin üzerinden başlatılan Cezayir Kurtuluş Hareketi’nin hikayesi. Babalarını kaybeden, evlerinden olan üç kardeşin Fransa’ya gidip hayata tutunma ve intikam alma çabalarının hazin öyküsü. Yaşadıkları gelgitler, hayal kırıklıkları, ihanetler, hesaplaşmalar. Hepsi çok iyi ve gerçekçi şekilde anlatılmış. Oyunculuklar, çekimler ve senaryo konusunda oldukça iyi iş çıkarılmış. Esas adam olan ortanca kardeş Abdelkader’i oynayan Sami Bouajila’nın ünlü Müslüman direnişçi Malcolm X’le olan benzerliği herkesin dikkatini çekecektir. Çerçeveli gözlükleri, kavruk teni, soğukkanlılığı, disiplinli liderlik anlayışı ve hafif ağarmış saçlarıyla Malcolm X’in ikiz kardeşi gibi Abdelkader. Yönetmen Bouchareb buradan sağlam bir devrim şarkısı söylüyor şüphe yok ki.  IMDB yada benzeri sitelerde filmin puanını az olarak görebilirsiniz, bu sizi yanıltmasın. Fransa’nın zalimliğini “özgürlük” , Cezayir halkının isyanını “terör” olarak lanse eden uluslararası algının zehirlediği koyun tiplerden bu filme yüksek puan vermelerini beklemek hayal olur çünkü. Tek kelimeyle “balyoz” gibi bir film Outside The Law. Kapanış sahnesinde dalgalanan Cezayir 3bayrağının, biz özgürlük sevdalılarına verdiği hazzı başka ne verebilir ki? Filmin ana mesajını vererek bitirelim sözümüzü: “herşeyimizi ortadan kaldırsanız dahi inancımız ve umudumuz varken sonsuza dek mağlup kalacaksınız

Nobi – 1959

Yayınlandı: Mart 22, 2011 / Uzakdoğu

14 Şubat 2008’de 92 yaşındayken hayata gözlerini yuman Japonya’nın dahi yönetmeni Kon Ichikawa’nın savaş karşıtı başyapıtı. Filipinler Cephesi’nde Amerikan ordusunun saldırısına maruz kalan Japon askerlerinin son derece trajedik öyküsünü yansıtır bize Ichikawa. Hiçbir ideolojik propaganda kaygısı gütmeden; savaşın acımasızlığını oldukça sert ve realist bir şekilde işliyor. Çoğu klişe savaş filminin aksine insanlığın kurtuluşunu değil insanların insanlıktan çıkışının altını çiziyor. Hayatta kalabilmek için her türlü vahşeti yapan, arkadaşını öldürüp yiyecek kadar yamyamlaşan insanların dehşet veren dönüşümünü anlatırken; hangi ideoloji uğruna olursa olsun, savaşın insanlığı tükettiği mesajını filmine ana mesaj olarak alıyor Ichikawa. Belki de emperyalistlere, kan emici savaş çığırtkanlarına “bu gördüğünüz insan eti yiyen yamyamlar, insanlıktan çıkan siz kahrolası kan emicileri simgeliyor” diyor bir nevi. 1959 yılında böyle bir film ortaya çıkarabilen dehayı ayakta alkışlamak gerekir. Proganda yanlısı, duygu sömürüsüne hizmet eden, sahte kahramanlık nidaları atan, mitolojik saçmalıkları süsleyip yutturmaya çalışan aptal savaş filmlerini bir kenara atıp; savaşı gerçekten savaş gibi işleyen bir film izlemek istiyorsanız, Nobi derdinize derman olacaktır.

Depuis Qu’Otar Est Parti – 2003

Yayınlandı: Mart 16, 2011 / Avrupa

Son 10 yılda izlediğim en insancıl, en hüzünlü, en sağlam filmlerden biriydi Since Otar Left. Yaşlı bir kadının çaresizliği, hüznü, merhameti ve mücadelesini yürek burkan dramatik öykü üzerinden anlatan yönetmen Julie Betuccelli’nin dünyaca ünlü festivallerden bol ödülle döndüğünü belirteyim. Gürcistan-Fransa ortak yapımı olan filmde, toplumsal ve siyasal gelişmelerin insanların üzerinde bıraktığı karamsarlık tortusunun, bireyleri ve aileyi nasıl etkilediği de gayet flu şekilde altı çizilen durumlardan biri. Üç farklı neslin böylesine sağlam ve özgün şekilde yansıtılması sinema adına çok etkileyici bir husus. Filmdeki yürek burkan sahnelerin duygu sömürüsü yapılmadan; salt hikayenin gücünü ortaya çıkarabilmek için başvurulan bir referans olarak kullanılması da cabası. Buna bir de olağanüstü oyunculuklar eklenince, tam anlamıyla bir başyapıt çıkıyor ortaya. Özellikle büyükanne Eka rolünü üstlenen Esther Gorintin’in performansı inanılmaz. İçinde fırtınalar kopmasına rağmen dışarıya bunu sezdirmeyen ve en kritik anlarda dahi sevdiklerini üzmemek için çabalayan fedakar bir kadın. Buna yakın çok rol gördük; lakin Gorintin’in performansı yıllar geçse de aklıkda kalacak türden. Sözü uzatmayalım; izleyin, izletin. İnsanlık ve merhamet adına söyleyeceği çok şey var Since Otar Left’in.  

Reconstruction – 2003

Yayınlandı: Mart 14, 2011 / Avrupa

Karmaşık yapısı, şaşırtıcı geçişleri, aşk hakkında sorduğu sorularıyla Eternal Sunshine Of The Spotless Mind filmini andıran ve kanımca ondan daha başarılı bir Danimarka yapımı. Karmaşık kurgusu ve minimal yapısıyla her izleyiciye göre değil tabiki. Fakat üzerinde biraz düşünen şahıslar için aşka dair sorulara çok sağlam ve gerçekçi yanıtları ihtiva ettiğini söylemeliyim. Kadınların ve erkeklerin fıtri farklılıklarından kaynaklanan farklı aşk temayülleri, insanın tereddütlerinin ve seçimlerinin kendisi ve etrafındakilerde oluşturduğu değişiklikler, aşkta güven mekanizmasının ne derece önemli olduğu gibi zor konularda oldukça basit ve bir o kadar da etkili cevaplar. Sorgular, yönelimler, seçimler, hüzünler, kaybedişler. Ve elde kalan yine biz, yine yalnızlık. Klişe ve basit aşk filmlerindeki gibi hüzünlendirmeyi yada sevindirmeyi değil; aşkı olabildiğince gerçekçi ve insani şekilde anlatmayı hedef alması bile Reconstruction’ın ne denli değerli bir yapım olduğunun göstergesi. Ve ana mesajı:  “Kırmak kolaydır, tamir etmek zordur